Hakikat ile İdare Arasında

...

Son haftalarda yaşanan ilginç gelişmelerden biri, Vali ve Mülkiye Başmüfettişi Tuncay Sonel’in gözaltına alınmasıdır. Bu gelişme, konu itibarıyla oldukça dikkat çekicidir.

Vali pozisyonunda birinin gözaltına alınması ya da tutuklanması, mülki idare tarihinde son derece nadir görülen durumlardandır. FETÖ bağlantısı nedeniyle terör suçlarından gözaltına alınan, tutuklanan ve hüküm giyen mülki idare amirlerini bir kenara koyarsak; özellikle asayiş bağlantılı işlendiği iddia edilen suçlarda adı geçen vali örneğine pek rastlanmamıştır.  Başka örnekler varsa da bu ölçüde kamuoyuna yansımamıştır.

Mülki idare amirlerinin karıştığı suçlara ilişkin kapsamlı bir çalışmaya da rastlamadım. Bu alanda yapılmış görünen nadir çalışmalardan biri, Tuğba Aldemir’in Batman Üniversitesi’nde hazırladığı “Niğde Sancağında İdarecilerde Görülen Suç Unsurları” başlıklı tezdir. Bu çalışma, Osmanlı taşrasında bazı idarecilerin rüşvet, görevi kötüye kullanma, halk üzerinde baskı gibi suçlara karışan idarecileri arşiv belgeleri üzerinden inceliyor.

Türkiye’de vali ve kaymakamların karıştığı güncel (son yıllar) olaylar, daha çok parçalı, vaka bazlı ve medyaya yansıyan dosyalar şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu konuda yapılacak çalışma olursa en sağlıklı yaklaşım, tek tek örnekleri listelemekten ziyade “vaka tipolojisi + süreç analizi” çıkarmak olmalıdır. 

Mülki idarede suça konu iddialar genellikle görevle bağlantılı olduğu için, yaygın kanaat şudur: “Mülki idarede dosyalar içeride çözülür.” Vaka akışı genelde olayın gerçekleşmesi, basına düşmesi, sosyal medyada gündem olması, İçişleri Bakanlığının müfettiş devreye sokması, inceleme raporu yazılması, karar şeklinde ilerler. Nadiren adli süreç devreye girer. 

Ancak bu kez durum farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir vali, oğlunun işlediği iddia edilen bir suçun üstünü kapatmakla suçlanıyor. Tunceli’de gerçekleştiği öne sürülen olayda Gülistan Doku dosyası, sadece bir kayıp vakası olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Bu dosya, Türkiye’de devletin nasıl işlediğine dair konuşulan ama somutlaşmayan bir gerçeği görünür kılıyor.

Buradaki iddialar, sıradan bir bürokratik hata ya da sert yönetim tarzıyla açıklanabilecek türden değil. İddia, sistemin en korunaklı noktasına dokunuyor.

Normal şartlarda bir iddia ortaya atıldığında müfettiş görevlendirilir, dosya teknikleşir, süreç uzar ve çoğu zaman yer değişikliğiyle sessiz bir kapanış yaşanır. Bu görevle bağlantılı konularda genellikle böyle olmuştur

Ancak bu kez, süreç uzasa da alışılmış biçimde ilerlemedi. Dosya yargıya temas etti. Bu defa yalnızca alt kademe değil, (olayı gerçekleştiren şüpheli ya da şüpheliler, koruma polisler, doktor vb) sistemin üst katmanlarına (vali) uzanan bir hat soruşturmanın içine girdi. İddialara temel olan olayların genişliğine bakılırsa, soruşturma daha fazla isme uzanabilir.

Türkiye’de mülki idare sistemi uzun yıllar şu prensiple çalıştı:

“Skandal büyümeden çözülür.”

Bu refleks devleti korudu, ancak aynı zamanda bir alışkanlık da üretti: Bazı dosyalar hiçbir zaman tam anlamıyla açılmaz gibi anlamsız bir güven oluşmuş.

Gülistan Doku dosyasında öne çıkan en kritik unsur ise kayıtların silinmiş olması iddiasıdır. Bu, sıradan bir teknik aksaklık değil; iz bırakmayan bir müdahale ihtimalini gündeme getiren ciddi bir iddiadır. Böyle bir müdahale ise hangi güçle yapılabilir. 

Bu noktada mesele artık bir “ihmal” tartışmasının ötesine geçmektedir. Doğrudan sistemin işleyişine dair bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Ancak burada “devlet delilleri koruyamadı” şeklinde peşin bir yargıya varmak da doğru değildir.

Asıl kritik soru şudur:

Deliller, devletin içinden emir talimat zinciriyle ortadan kaldırıldı mı? 

Bu soru, mülki idare sisteminin en hassas noktasına işaret eder. Çünkü vali dediğimiz makam yalnızca yönetmez, aynı zamanda denetler. Eğer denetleyen mekanizma iddianın bir parçası hâline gelirse, burada sadece bir dosya değil, bir yönetim modeli sorgulanır.

Yıllardır konuşulan “yargıya gitmeyen güçlü iddialar” meselesi, bu dosyada tersine dönüyor. İddia içeride kalmıyor; soruşturma açılıyor, gözaltı ve tutuklama kararları veriliyor.

Ve kamuoyu ilk kez şu sonuçla karşı karşıya kalıyor:

“Demek ki bu da olabiliyormuş.”

Kırılma tam da burada yaşanıyor. Çünkü bugüne kadar asıl sorun, suçun var olup olmaması değil; görünür olup olmamasıydı. Gülistan Doku dosyası, görünmeyenin görünür hâle gelme ihtimalidir. Bu ihtimal gerçekleşirse, yalnızca bir dosya aydınlanmış olmaz; sistemin de değişmesi gerekebilir.

Yarım kalan gerçek, en tehlikeli olandır. Devlet bazen hatayı tolere edebilir; ancak belirsizliği taşıyamaz.

Bu nedenle Gülistan Doku dosyası yalnızca bir adli soruşturma değildir. Bu dosya, geldiği nokta itibarıyla devletin kendi aynasına baktığı bir andır. Ne bir kurban verilmeli ne de bir kurban aranmamalıdır. 

Şu uyarıyı da yapmadan geçmemek gerekiyor. Valilerin çocuklarına devletin gücünü kullandırmaması gerekiyor. Bazıları kamuoyuna yansımış bazılarını yansımamış olsa da, PKK terörünün en yoğun olduğu dönemlerde, gezmek için yanına özel harekatçıları almak isteyen vali çocukları, babasına tahsisli çakarlı arabayla hava atmak isteyen vali çocukları vb. mülki idare amirlerini her zaman zor duruma sokmuştur.

Etiketler :
Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
0 Yorum