Mülki İdarenin Aynası
...
Devlet, bazen çıkardığı kanunlarla kendini anlatır, bazen yayımladığı genelgelerle kendini anlatır. Bazı eserler vardır ki devleti, devletin gözünden değil; devleti omuzlarında taşıyan insanların gözünden okur. “İyi Yönetim Arayışında Türkiye’de Mülki İdarenin Geleceği” isimli kitaba böyle bir eser gözüyle bakabiliriz.
İçişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde kitapla ilgili şu ifadeler yer alıyor. “Mülki İdare Araştırmasının amacı, ülkemizde Mülki İdare Amirliği mesleğinin ve mülki yönetim sisteminin içinde bulunduğu durumu bütün boyutlarıyla değerlendirmek ve son yirmi yılda kamu yönetimi alanında yaşanan değişim çerçevesinde mülki idare amirliğinin ve mülki yönetim sisteminin geleceğini sorgulamaktır.”
Yaklaşık bin yüz kırk mülki idare amirinin katılımıyla hazırlanan bu çalışma, ilk bakışta akademik bir araştırma gibi görünse de aslında Cumhuriyet'in taşradaki yönetim hafızasının fotoğrafını çekiyor. Üstelik bu fotoğraf, yalnızca dönemin kaymakam ve valilerini değil, bugünün mülki idaresini de sorgulayan önemli ipuçları taşıyor.
Kitabı okurken aklıma sürekli aynı soru geliyor:
Acaba bugün ilçelerimizi yöneten kaymakamlar ile yirmi beş yıl önce bu araştırmaya katılan kaymakamlar arasında gerçekten ne değişti?
Araştırmanın en dikkat çekici sonucu, mülki idare amirlerinin kendilerini "lider", "girişimci", "inisiyatif sahibi" ve "halk önderi" olarak tanımlamalarıdır. Bu tespit aslında klasik devlet anlayışından yeni kamu yönetimine geçişin de ilanıdır.
Vatandaş ekseninden eskinin paradigmalarıyla bugünün paradigması açısından değişen, tamamen olmasa da büyük ölçüde vatandaşın artık makamın büyüklüğüne değil, çözümün hızına bakmasıdır.
Kitabın satır aralarında daha çarpıcı bir gerçek gizli.
Mülki idare amirleri kendilerini bilgili, tecrübeli ve donanımlı görüyor; ancak aynı araştırma, inisiyatif kullanma konusunda önemli eksikliklere de işaret ediyor.
Her ne kadar bu araştırma 2001 yılında yapılmış olsa da bugün dönüp sahaya baktığımızda bu tespitin hâlâ güncelliğini koruduğunu söylemek mümkün.
Türkiye'de kaymakamların en büyük problemi çoğu zaman yetkisizlik değildir. Asıl problem, sahip oldukları yetkiyi kullanırken ortaya çıkan tereddüttür.
Kamu yönetiminde bazen yanlış karar vermek değil, hiç karar verememek daha büyük bir sorundur. Öte yandan verilen karardaki tercih yanlışlığı da en büyük kamu israfıdır.
Oysa devlet, kriz anlarında prosedürü ezbere okuyan bürokrat değil; sorumluluk alan yönetici ister.
Bu nedenle kitabın en güçlü mesajı aslında tek cümlede özetlenebilir:
Mülki idare amiri yalnızca mevzuatı bilen kişi değildir; gerektiğinde inisiyatif alabilen kişidir.
Bugün bir ilçede sel olduğunda, yangın çıktığında, deprem yaşandığında veya toplumsal bir kriz ortaya çıktığında vatandaşın ilk baktığı makam hâlâ kaymakamlıktır. Demek ki temsil görevi hiç değişmemiştir. Sadece temsilin yöntemi değişmiştir.
Kitapta beni en çok düşündüren bölüm ise koordinasyon meselesi oldu.
Çünkü araştırma açıkça gösteriyor ki kaymakamın en büyük görevi tek başına iş yapmak değil, başkalarının birlikte çalışmasını sağlamaktır. Mülki idarenin gerçek gücü de tam burada başlıyor.
Araştırmanın yapıldığı tarihten farklı olarak göç, dijitalleşme, sosyal medya ve yapay zekâ gibi yeni başlıklar kamu yönetiminin gündemine girdi. Bu araştırma 2001 verilerine dayanmasına rağmen birçok tespiti güncelliğini korurken, bazı alanlarda yeni bir değerlendirmeye ihtiyaç var.
Ancak kitabın temel tezi hâlâ değişmedi.
İyi mülki idare amiri; bilgiyi cesaretle, mevzuatı vicdanla, yetkiyi sorumlulukla ve temsil görevini güven duygusuyla birleştirebilen kişidir.
Belki de bu nedenle bu eser yalnızca geçmişi anlatan bir araştırma değil, bugünün kaymakamına da sessizce şu soruyu sormaktadır: “Masanızdaki dosyaları mı yönetiyorsunuz, yoksa bulunduğunuz ilçenin geleceğini mi?”
İşte bu soruya verilecek cevap, yalnızca bir kaymakamın değil, devletin vatandaş nezdindeki itibarının da cevabı olacaktır.

YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.