Devlet Giderken Ağlar mı?
...
Birkaç hafta önce göreve yeni başlayan kaymakamlara yönelik İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi tarafından yapılan bir tavsiye son derece dikkat çekiciydi. İçişleri Bakanı, "Gittiğiniz ilçelerde esnaf ziyareti yapın." dedi. İlk bakışta sıradan gibi görünen bu cümle, aslında mülki idarenin vatandaşla kurduğu ilişkinin özünü anlatıyor. Esnaf ziyareti; yalnızca dükkân kapısından içeri girmek değil, devletin sokağın nabzını tutması, vatandaşın sesini doğrudan dinlemesi ve güven ilişkisini güçlendirmesi anlamına gelir.
Peki aynı soruyu tersinden soralım. Kaymakam ilçeye gelirken esnafı ziyaret ediyorsa, görev süresi sona erip başka bir ilçeye atanırken ne yapmalıdır? Bana göre bir kaymakamın gerçek sınavı, göreve başladığı gün değil; ilçeden ayrıldığı gündür.
Yukarıdaki sorunun cevabı, yalnızca bir protokol meselesi değil; devlet anlayışının da aynasıdır.
Kaymakamların göreve başlaması ilçelerde büyük bir heyecanla karşılanıyor. Protokol ziyaretleri yapılıyor, esnaf geziliyor, mahalleler dolaşılıyor, köylerde vatandaşlarla buluşuluyor. Sosyal medya hesaplarında samimi fotoğraflar paylaşılıyor. Bunların tamamı vatandaş-devlet ilişkisinin güçlenmesine katkı sağlayan önemli faaliyetlerdir.
Ancak aynı özeni vedalarda görebiliyor muyuz?
Birçok kaymakam, tayin kararnamesi yayımlandıktan sonra birkaç protokol ziyareti gerçekleştiriyor, kurum amirleriyle vedalaşıyor ve ilçeden ayrılıyor. Oysa devlet geleneği, yalnızca göreve başlama ritüelleriyle değil, görevden ayrılma adabıyla da yaşar.
Veda, yalnızca "hoşça kalın" demek değildir. Veda, geriye nasıl bir yönetim anlayışı bıraktığınızı gösteren son cümledir.
Son yıllarda kamu yönetiminde iletişim, görünürlük ve sosyal medya giderek daha fazla önem kazandı. Elbette vatandaşla güçlü iletişim kurulması kıymetlidir. Ancak görünür olmanın amacı, görünmek değil; güven vermek olmalıdır. Aynı şekilde veda da bir "son paylaşım" değil, devlet-vatandaş ilişkisinin tamamlayıcı halkasıdır.
Devlet, sadece geldiğinde değil, giderken de temsil edilir. Makam odasının kapısı kapanabilir; ancak ardında bırakılan güven, saygı ve hatıra uzun yıllar yaşamaya devam eder.
İşte bu yüzden bir kaymakam, ilçeye ilk adım attığında çarşıyı dolaşmalı; ayrılırken ise kendi rasyonel vicdanını dolaşmalıdır. Çünkü vatandaşın hafızasında kalan, makamın ihtişamı değil; devleti temsil eden insanın geride bıraktığı asalettir.
Türkiye'de bazı valiler ve kaymakamlar halk katılımıyla uğurlanır, bazıları ise dar kapsamlı katılımla uğurlanır. Fakat çok azı vardır ki, gidişi bir ilin, ilçenin hafızasına kazınır. Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu, Dicle Kaymakamı Orhan Öztürk böyle istisna bir örneklerdir.
Mülki İdare tarihinde neredeyse hiç yaşanmamış ve belki de hiç yaşanmayacak bir kaymakam vedası Diyarbakır’ın Dicle İlçesinde yaşandı. Terörün en yaygın olduğu ve esnafın sürekli kepenk kapatma eylemleri yaptığı veya yaptırıldığı yıllarda, 21 Temmuz 1991 tarihinde Dicle İlçesi’ne atanan Kaymakam Orhan Öztürk göreve başlamasından tam 9 ay sonra görevden alınarak, yeni ilçe yapılan bir yere tayin edildi. Bu sürecin tanıkları Öztürk’ün kaymakamlığı döneminde Dicle’de olay olmadığını, esnafın kepenk kapatmadığını dile getirir. O yıllarda bir kaymakamın kahvede halkla birlikte oturması esnafla, köylüyle sohbet etmesi bugünkü kadar kolay ve sıradan değildi. Kaymakam Öztürk üstelik devleti temsil eden birisi olarak terör konusunda o yıllarda yaygın olan kanının aksine terörün şiddet ve baskı ile sonlandırılamayacağı söyleyecek kadar sıra dışı ifadeleri dile getirir. Başı ağrıyanın kaymakama koştuğu ilçede halk kaymakamın gidişini kitlesel bir eylemle protesto eder.
Dicle'de yaşanan veda, aslında devletin yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, temsil biçimiyle de güç kazandığını gösteren önemli bir örnektir.
Son yıllarda tayin dönemlerinde sosyal medyaya yansıyan görüntüler dikkat çekiyor. İlçeden ayrılan bazı kaymakamlar, uğurlama törenlerinde gözyaşlarını tutamıyor. Onlarla birlikte çalışan personel, muhtarlar ve esnaf gözyaşı döküyor.
Kaymakam görev yaptığı ilçeden ayrıldığı için mi, insanları özleyeceği için mi, yoksa temsil ettiği devletle vatandaş arasında kurduğu bağın kopmasına üzüldüğü için mi ağlar sorusunun cevabı da çok önemlidir.
Bir kaymakamın ağlaması tek başına bir başarı ölçüsü değildir. Aynı şekilde kalabalık bir uğurlama töreni de iyi yöneticiliğin belgesi sayılamaz. Kamu yönetiminde duyguların ölçüsü alkış ya da gözyaşı değildir; geride bırakılan adalet duygusudur.
Bir kaymakam ilçeden ayrılırken ardında yalnızca tamamlanmış projeler değil, tamamlanmış bir güven duygusu bırakmalıdır.
Ancak bütün bunlarla birlikte şu gerçeği de görmezden gelemeyiz:
Devletin temsilcisiyle vatandaş arasında kurulan güven ilişkisi bazen öyle bir seviyeye ulaşır ki, ayrılık yalnızca bir tayin kararnamesi olmaktan çıkar, ortak bir hatıranın vedasına dönüşür.
İşte o zaman dökülen gözyaşı, kişiye değil; temsil edilen devlet anlayışına duyulan saygının ifadesi hâline gelir.
Burada önemli olan, kaymakamın ağlayıp ağlamaması değildir. O gözyaşları, makamın sağladığı duygusal bağlılığın mı sonucudur; yoksa adaletle, vicdanla ve samimiyetle yürütülen bir kamu hizmetinin doğal karşılığı mıdır?
Eğer ikinci ihtimal söz konusuysa, o gözyaşı zafiyet değil; devletle vatandaş arasında kurulmuş güçlü bir gönül bağının sessiz tanıklığıdır.
Ancak bunun da bir ölçüsü olmalıdır.
Mülki idare amiri, devletin vakarını da temsil eder. Duygularını inkâr etmeden, fakat makamın ağırlığını gölgelemeyecek bir denge içinde davranmalıdır. Çünkü vatandaş, kaymakamında hem insan sıcaklığını görmek ister hem de devlet ciddiyetini hissetmek ister.
Bir kaymakamın gerçek vedası, makam aracının ilçeden çıktığı gün değil; yerine gelen meslektaşı göreve başladıktan aylar sonra bile vatandaşın 'Bizim kaymakam...' diye söze başladığı gündür. Devlet, binalarla değil; hafızalarda bıraktığı güven kadar kalıcıdır.

YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.