Valinin Ahıra Baktığı Yerden

...


Bir ahır, bir soru ve mülki idarenin analitik bakışı

Bir mülki idare amirinin neyi bilmesi gerekir?

Kanunları mı? Elbette. Devlet teşkilatını mı? Kesinlikle. Görev yaptığı ilin, ilçenin ekonomisini, sosyal yapısını, sorunlarını, kurumlarını ve insanını mı? Buna da şüphe yok.

Ama bir vali, kaymakam, hayvan yetiştiriciliğinden anlamalı mıdır?

Recep Yazıcıoğlu'nun Erzincan Valiliği döneminde yaşanan bir anekdot, bu soruya ilginç bir cevap veriyor.

Bu anıyı bir sohbet sırasında olayın tanığı, dönemin vali yardımcısı, emekli Vali Orhan Öztürk'ten dinledim. Bu yazıyı kaleme alırken kendisiyle görüşüp yeniden konu üzerinde konuştuk, başka detayları da öğrenme fırsatı buldum.

Erzincan’da Ekşisu yakınlarındaki köyde yaşayan Çakırmanlı Hacı, Vali Recep Yazıcıoğlu'nu yemeğe davet eder.

Vali köyü gezerken ahırları görür. Ahırların küçük bir açıklığı ve kapısı vardır. Güneş içeri girmemekte, hava yeterince dolaşmamaktadır. Yoğun amonyak kokusu ise tarif edilemeyecek düzeyde.

Yazıcıoğlu ahırları görünce Çakırmanlı Hacı'ya döner:

“Hacı, bu hayvanlar güneş görmeyen, havasız ahırlarda nasıl yaşıyor? Bu hayvanlara eziyet olmuyor mu?”

Çakırmanlı Hacı'nın cevabı ise tam da bu hikâyeyi anlamlı kılan cümledir:

“Sayın Valim, siz valisiniz. Hayvan yetiştiriciliğinden ne anlarsınız?”

Yazıcıoğlu'nun cevabı ise bugün mülki idare üzerine konuşurken hâlâ üzerinde durulması gereken bir yönetim anlayışını ortaya koyar:

“Hayvan yetiştirmekten anlamam. Ama bu şekilde hayvanlara eziyet oluyor. Böyle ahırlarda hayvan yetiştirmek doğru değil.”

Bence bu küçük köy hikâyesi, aslında bir ahır hikâyesi değildir. Bu, valinin nasıl bakması gerektiğinin hikâyesidir. Vali her şeyi bilmek zorunda değildir. Her şeyin içindeki problemi görebilmek zorundadır.

Mülki idare amiri veteriner değildir. Ziraat mühendisi değildir. İnşaat mühendisi, ekonomist, doktor veya eğitim bilimci de değildir. Fakat vali ve kaymakamlar bütün bu alanların kesiştiği noktada duran yöneticidir.

Mülki idare amirinden beklediğimiz, bütün uzmanlık alanlarını tek başına bilmesi değil; uzmanlık gerektiren bir problemle karşılaştığında onu fark edebilmesi ve doğru soruyu sorabilmesidir.

Yazıcıoğlu'nun “Hayvan yetiştirmekten anlamam” demesi bu nedenle önemlidir. Bilmediğini kabul ediyor ama bu kabulle konudan uzaklaşmıyor. Bu hayvanlar neden böyle bir ortamda tutuluyor? İşte analitik bakış bu noktada başlıyor. Sahada olmak ve sahayı okumak arasındaki fark tam olarak böyle.

Bugün kamu yönetiminde “sahada olmak” çok kullanılan bir ifade. Fakat atlanılan bir konu var: Sahada olmak başka, sahayı okumak başka.

Bir yönetici onlarca köy gezebilir. Yüzlerce vatandaşla fotoğraf çektirebilir, moda olduğu üzere sayısız sosyal medya paylaşımı yapabilir, sayısız toplantıya katılabilir. Tüm bunlara rağmen sahadaki asıl problemi göremeyebilir.

Bir başka yönetici ise bir köyde tek bir ahıra bakar ve o ahır üzerinden daha büyük bir soruyu fark eder. Yazıcıoğlu'nun yaptığı tam olarak budur. Ahırı sadece ahır olarak görmüyor. Ahırın içindeki hayvanı görüyor. Hayvanın yaşam koşulunu görüyor, oradan üretime ilişkin bir soru çıkarıyor.

Yazıcıoğlu'nun ahırın önündeki cümlesinde bir başka ayrıntı daha var. “Bu hayvanlara eziyet olmuyor mu?”

Bu soru yalnızca ekonomik bir soru değildir. Hayvanın yaşam koşuluna ilişkin bir vicdan sorusudur. Aynı zamanda muhatabına etki edecek motivasyon kavramıdır. Burada devletin sahadaki bakışı yalnızca yatırım, üretim ve rakamlarla sınırlı kalmıyor.

İnsanı görüyor. Hayvanı görüyor. Yaşam koşulunu görüyor. “Burada doğru olmayan bir şey var” diyebiliyor. Ahırın fiziki şartları yalnızca hayvan refahı konusu değil, aynı zamanda üreticinin geliri ve kırsal ekonominin sürdürülebilirliği açısından da bir üretim sorunudur.

Devletin en önemli sorusu bir toplantı salonunda değil, bir köy ahırında ortaya çıkabiliyor. Derdi toplumun gelişmesi, refahı olan bir yönetici, bir dosyanın içindeki yüzlerce sayfadan daha fazla şeyi, analitik bakışla havasız bir ahırın içindeki birkaç hayvana bakarak anlayabiliyor.

Belki de sahaya çıkmanın gerçek anlamı budur: Görmek değil, fark etmek. Dinlemek değil, anlamak. Sorunu kayda geçirmek değil, sorunun nedenini aramak.

Ve en önemlisi;

Her şeyi bilmek değil, doğru soruyu sormak.

Her şeyi bildiğini düşünen insanın öğrenmeye ihtiyacı kalmaz. Öğrenmeyen yöneticinin ise sahayı analitik bakışla doğru okuması ihtimali giderek azalır.

Rahmetli Yazıcıoğlu’ndan farklı zamanlarda “Bilmediğini bilmek en büyük meziyettir” sözünü duymuş birisi olarak, bugün o sözün ne kadar büyük bir yönetim tecrübesinin özeti olduğunu daha iyi anlıyorum.

Etiketler :
Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
0 Yorum